Bugünkü yazımda toplumsal yozlaşmanın uyanıklık ve kurnazlıkla nasıl da içimize işlendiğini anlatmak istiyorum. Pek çoğunuzun bildiği cambaza bak cambaza hikâyesi bu yozlaşmayı kurnazlık adıyla anlatan bir hikâyedir. Bilmeyenler için anlatalım;
Cambazın biri, eşeği yularından çekip gelmiş pazara, bir başka cambaz yanaşmış: “Kaça bu eşek?” diye sormuş. “Bin lira!” demiş. “Aldım gitti, ver elini helalleşelim!” Birkaç kişi, alıcının kulağına fısıldamış: “Yahu görmüyor musun, bu eşek topal, onun için ucuza verdi!”
“O eşek topal değil, tırnağının arasına taş kaçmış; bu nedenle topal sanıp ucuza elden çıkarmaya bakıyor!”
Eşeği satana koşmuşlar: “Yahu bu eşek topal değilmiş, tırnağına taş kaçmış!”
Satıcı gülmüş: “Eşek topal olmasına topal da öyle sansınlar diye taşı tırnağına ben koydum!”
Alıcıya koşmuşlar: “Yahu bu eşek gerçekten topalmış, taşı o koymuş, seni de kandırdı, parayı aldı!”
Alıcı dövünmeye başlamış: “Vay anam vay! Eğer verdiğim para sahte olmasaydı, beni kazıklayacaktı.”
Bir pazarda geçen kısa bir hikâye, bazen uzun uzun yapılan sosyolojik analizlerden daha fazlasını anlatır. Bir cambazın topal eşeği, diğerinin sahte parası… İlk bakışta komik, hatta zekice gibi görünen bu hikâye, aslında derin bir toplumsal çürümüşlüğün aynasıdır.
Hikâyede dikkat çeken ilk şey, tarafların hiçbirinin masum olmamasıdır. Satıcı, malını olduğundan farklı göstermek için bilinçli bir hileye başvurur. Alıcı ise dürüst bir ticaret yapmak niyetinde değildir; o da sahte para ile karşısındakini kandırmanın peşindedir. Aradaki insanlar ise gerçeği ortaya çıkarmaya çalışıyor gibi görünseler de, aslında bilgi kirliliğini ve karmaşayı büyütmekten başka bir rol oynamazlar.
Bu tablo, günümüz toplumunda giderek yaygınlaşan bir zihniyeti yansıtır: “Akıllı olan kandırandır.” Oysa bu anlayış, kısa vadede kazanç gibi görünse de uzun vadede güveni yok eder. Güvenin olmadığı bir yerde ise ne ticaret sağlıklı yürür ne de insanlar arasında gerçek bir bağ kalır.
Hikâyenin en çarpıcı yanı ise ironisidir. Sahte para veren alıcının, “Eğer param sahte olmasaydı beni kazıklayacaktı” diye dövünmesi, aslında bireyin kendi ahlaki zaafını görmezden gelerek suçu başkasına yükleme eğilimini ortaya koyar. Bu, yalnızca bireysel bir zayıflık değil; aynı zamanda toplumsal bir alışkanlıktır. Herkesin kendini haklı gördüğü, kimsenin kendi payına düşen sorumluluğu kabul etmediği bir düzen…
Toplumsal yozlaşma tam da burada başlar. Küçük gibi görünen bu tür davranışlar, zamanla norm haline gelir. İnsanlar dürüstlüğü safça, kurnazlığı ise zekâ göstergesi olarak görmeye başlar. Böyle bir ortamda iyi niyetli olmak bir erdem değil, bir zayıflık olarak algılanır.
Oysa bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey, bireylerin birbirine duyduğu güvendir. Bu güven sarsıldığında, herkesin birbirini kandırmaya çalıştığı bir döngü başlar. Ve o noktada kimse gerçekten kazanmaz; sadece kayıplar farklı şekillerde ortaya çıkar.
Pazardaki eşek belki bir metafordur. Ama asıl mesele, o eşeğin topal olup olmaması değil; insanların vicdanlarının ne kadar “topal” hale geldiğidir.
Günümüz insanının ahlâk yapısının özeti.
Yalan söylediklerini biliyoruz.
Yalan söylediklerini biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz.
Peki, Sonuç? Cevap; Kurnazlığa devam. Çok acı…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Osman Yiğitoğlu
Kurnazlığın erdem sayıldığı bir toplum
Bugünkü yazımda toplumsal yozlaşmanın uyanıklık ve kurnazlıkla nasıl da içimize işlendiğini anlatmak istiyorum. Pek çoğunuzun bildiği cambaza bak cambaza hikâyesi bu yozlaşmayı kurnazlık adıyla anlatan bir hikâyedir. Bilmeyenler için anlatalım;
Cambazın biri, eşeği yularından çekip gelmiş pazara, bir başka cambaz yanaşmış: “Kaça bu eşek?” diye sormuş. “Bin lira!” demiş. “Aldım gitti, ver elini helalleşelim!” Birkaç kişi, alıcının kulağına fısıldamış: “Yahu görmüyor musun, bu eşek topal, onun için ucuza verdi!”
“O eşek topal değil, tırnağının arasına taş kaçmış; bu nedenle topal sanıp ucuza elden çıkarmaya bakıyor!”
Eşeği satana koşmuşlar: “Yahu bu eşek topal değilmiş, tırnağına taş kaçmış!”
Satıcı gülmüş: “Eşek topal olmasına topal da öyle sansınlar diye taşı tırnağına ben koydum!”
Alıcıya koşmuşlar: “Yahu bu eşek gerçekten topalmış, taşı o koymuş, seni de kandırdı, parayı aldı!”
Alıcı dövünmeye başlamış: “Vay anam vay! Eğer verdiğim para sahte olmasaydı, beni kazıklayacaktı.”
Bir pazarda geçen kısa bir hikâye, bazen uzun uzun yapılan sosyolojik analizlerden daha fazlasını anlatır. Bir cambazın topal eşeği, diğerinin sahte parası… İlk bakışta komik, hatta zekice gibi görünen bu hikâye, aslında derin bir toplumsal çürümüşlüğün aynasıdır.
Hikâyede dikkat çeken ilk şey, tarafların hiçbirinin masum olmamasıdır. Satıcı, malını olduğundan farklı göstermek için bilinçli bir hileye başvurur. Alıcı ise dürüst bir ticaret yapmak niyetinde değildir; o da sahte para ile karşısındakini kandırmanın peşindedir. Aradaki insanlar ise gerçeği ortaya çıkarmaya çalışıyor gibi görünseler de, aslında bilgi kirliliğini ve karmaşayı büyütmekten başka bir rol oynamazlar.
Bu tablo, günümüz toplumunda giderek yaygınlaşan bir zihniyeti yansıtır: “Akıllı olan kandırandır.” Oysa bu anlayış, kısa vadede kazanç gibi görünse de uzun vadede güveni yok eder. Güvenin olmadığı bir yerde ise ne ticaret sağlıklı yürür ne de insanlar arasında gerçek bir bağ kalır.
Hikâyenin en çarpıcı yanı ise ironisidir. Sahte para veren alıcının, “Eğer param sahte olmasaydı beni kazıklayacaktı” diye dövünmesi, aslında bireyin kendi ahlaki zaafını görmezden gelerek suçu başkasına yükleme eğilimini ortaya koyar. Bu, yalnızca bireysel bir zayıflık değil; aynı zamanda toplumsal bir alışkanlıktır. Herkesin kendini haklı gördüğü, kimsenin kendi payına düşen sorumluluğu kabul etmediği bir düzen…
Toplumsal yozlaşma tam da burada başlar. Küçük gibi görünen bu tür davranışlar, zamanla norm haline gelir. İnsanlar dürüstlüğü safça, kurnazlığı ise zekâ göstergesi olarak görmeye başlar. Böyle bir ortamda iyi niyetli olmak bir erdem değil, bir zayıflık olarak algılanır.
Oysa bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey, bireylerin birbirine duyduğu güvendir. Bu güven sarsıldığında, herkesin birbirini kandırmaya çalıştığı bir döngü başlar. Ve o noktada kimse gerçekten kazanmaz; sadece kayıplar farklı şekillerde ortaya çıkar.
Pazardaki eşek belki bir metafordur. Ama asıl mesele, o eşeğin topal olup olmaması değil; insanların vicdanlarının ne kadar “topal” hale geldiğidir.
Günümüz insanının ahlâk yapısının özeti.
Yalan söylediklerini biliyoruz.
Yalan söylediklerini biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz.
Peki, Sonuç? Cevap; Kurnazlığa devam. Çok acı…