Türk’ün ateşle imtihanında erkeğiyle beraber kadını da canını, cananını, her şeyini ortaya koydu. Kimisi mermi taşıdı, kimisi su taşıdı. Biri vardı ki Kurtuluş Savaşı boyunca Paşa’sını hiç mi hiç yalnız bırakmadı. Onun her daim yanı başında oldu. Savaşın ilk anlarından itibaren Paşa’sının yanına koştu; kaldığı karargâhı çekip çevirdi. Onun yemeğini yaptı, çamaşırlarını yıkadı, misafirlerini ağırladı.
Evet, bu hüzünlü aşk hikâyesinin adı Fikriye Hanım’dır.
Atatürk de bu aşk için şu sözleri söylemiştir: "Beni iki kadın çok sevdi; biri yalnız ben olduğum için, öteki mevkiim için."
Bizlere çocukluktan beri hep anlatılan, Mustafa Kemal’in Latife Hanım’ı sevdiği ve onunla evlendiğidir. Oysaki Atatürk'ün, Latife Hanım'dan önce Fikriye Hanım ile yaşadığı derin ve trajik bir aşk hikâyesi vardır. Atatürk’ün Latife Hanım ile evliliği bilinse de Fikriye Hanım'ın çocukluğundan beri Ata'ya duyduğu aşk bir başkadır.
Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi öldükten sonra ikinci bir evlilik daha gerçekleştirdi. Selanik bölgesinden ve yörede saygınlığı ile bilinen Ragıp Efendi adında bir kişi ile izdivaç yaptı. Mustafa Kemal o sırada askeri okulda yatılı okuyordu. Annesinin bu izdivacı ani gerçekleştiğinden hiç haberi olmadı. Mustafa Kemal, kendisinden habersiz gerçekleşen bu evliliği ilk zamanlarda içine sindiremedi ve karşı çıktı. Ancak zamanla Ragıp Efendi’ye alıştı ve onunla çok iyi anlaştı.
Pekala, Fikriye Hanım kimdi?
Fikriye Hanım, Ragıp Efendi’nin kardeşi Memduh Bey ve Vasfiye Hanım'ın kızıydı. Ailesinin Selanik’ten göç edip İstanbul’a yerleşmesinden kısa süre sonra, 1897 yılında dünyaya gelmişti. Mustafa Kemal’in üvey amcasının kızıydı ve kendisinden oldukça küçüktü. Bu akrabalık bağı dolayısıyla Mustafa Kemal, Ragıp Bey’in akrabalarıyla da iyi ilişkiler içerisine girmişti. Hatta Memduh Bey’in oğlu Ali Enver’e karşı büyük bir hayranlığı vardı. Vasfiye Hanım ve eşi, Mustafa Kemal’i çok seviyorlardı.
Mustafa Kemal, İstanbul’daki okul yıllarında fırsat buldukça Memduh Beylere gider, onlarla beraber güzel vakit geçirirdi. Mustafa Kemal Akademi'nin son sınıfındayken, 1904 yılında Memduh Bey kalp rahatsızlığından hayatını kaybetti. Mustafa Kemal’i üvey amcasının ölümü derinden etkiledi; çünkü Memduh Bey’e saygı ve sevgisi çok büyüktü.
Fikriye babası öldüğünde henüz yedi yaşındaydı. Mustafa Kemal, bu ölümün ardından Vasfiye Hanım ve çocuklarını daha sık ziyarete gitmeye başladı. Onlar da Mustafa Kemal’e karşı büyük bir sevgi gösteriyorlar ve Mustafa her ziyaretlerine geldiğinde evde büyük sevinç yaşanıyordu. Fikriye, küçük yaşlardan itibaren Mustafa Kemal’e "ağabey" diye hitap eder ve onu çok severdi.
Mustafa Kemal, Harp Akademisini bitirdikten sonra 1905 yılında Şam’daki 5. Orduya tayin edildi ve annesinden, akrabalarından uzun süre ayrı kaldı. Arada bir izin alarak ailesini ve akrabalarını ziyarete gelse de onlarla çok uzun süre görüşemedi.
1911 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti için sıkıntılı günler başlamıştı. İtalyanlar, Trablusgarp’ı işgal etmişlerdi. Yaşanan bu işgale Osmanlı Devleti kayıtsız kalmıştı. Bu duruma gönlü razı gelmeyen Türk ordusunun önde gelen bazı subayları Trablusgarp’a gizlice gitmeye karar vermişlerdi. Bunların içinde Enver Paşa, Talat Paşa, Mustafa Kemal, Kuşçubaşı Eşref ve daha niceleri bulunmaktaydı. İtalyanlara karşı gönüllü subaylar büyük bir destan yazmışlar, hatta Mustafa Kemal ilk askerî başarısını burada kazanmıştı.
Daha İtalyanlara karşı yürütülen savaş bitmeden yeni bir savaş daha patlak vermişti. Bu sefer Balkan ülkeleri, Osmanlıyı Balkanlar'dan atmak için çalışmalar yapmaktaydı. Padişah, Trablusgarp’ta bulunan vatan evlatlarını Balkan Savaşları'na katılmaları için İstanbul’a çağırmıştı. Bunun üzerine 1912 yılında Mustafa Kemal ve arkadaşları tekrar İstanbul’a döndüler.
Mustafa Kemal, üzerindeki savaş yorgunluğunu biraz da olsun atmak ve hem de yedi yıldır görmediği akrabalarıyla hasret gidermek için üvey amcasının evine ziyarete gitti. Tabii ki bu ziyaret birçok şeyi temelden etkiledi. Bu ayrı kalınan zaman içinde Fikriye büyümüş, serpilmiş, güzel bir kız olmuştu. 15 yaşında; kumral dalgalı saçlı, yeşil gözlü, ince uzun boylu, zarif bir Rumeli güzeliydi.
Fikriye, çocukluğundan beri hayran olduğu hayalinin kahramanını, Mustafa’sını karşısında görünce çok heyecanlandı. Hemen boynuna sarılarak özlemini giderdi. Fikriye’nin küçükken hayran olduğu Mustafa Kemal’e karşı duyguları değişmişti; ona karşı büyük bir aşk beslemekteydi. Bu aşkını ne kadar gizlemek istese de pek başarılı olamadı. İlk olarak annesi Vasfiye Hanım kızındaki bu değişimi fark etti.
Mustafa Kemal, ev ahalisi ile biraz sohbet ettikten sonra Fikriye’nin okula gidemediğini öğrendi ve çok üzüldü. Fakat Fikriye okula gitmese de kendisini geliştirmekten geri kalmamış; çevresindeki tanıdıklarından yardım alarak Fransızca öğrenmiş, müzikle de yakından ilgilenerek piyano ve ud eğitimi almıştır.
Mustafa Kemal’in yaptığı bu ziyaretler çok kısa sürecekti; çünkü Osmanlı Devleti savaşın pençesinden bir türlü kurtulamamıştı. Savaşın biri bitip biri başlıyor, Mustafa Kemal de cepheden cepheye koşuyordu. Sırada Balkan Savaşları, ardından Birinci Cihan Harbi derken Mustafa Kemal sevdiklerinden bir yedi yıl daha ayrı kalacaktı. Birinci Cihan Harbi'nin ardından yeniden bir araya geldiklerinde artık Fikriye 21 yaşındaydı ve aşkı da onunla birlikte büyümüştü.
Şimdi de sırada Kurtuluş Savaşı vardı. Anlayacağımız yine hasret, yine hasret… Fikriye aşkını kendisiyle birlikte içinde büyütüp Mustafa’sına kavuşacağı anı sabırsızlıkla bekleyecekti.
Fikriye, bir gün gazetede beklemediği bir haber gördü. Haberde, Osmanlı Hükümeti'nin Millî Mücadele Harekâtı'nın lideri Mustafa Kemal hakkında idam fermanı hazırladığı ve yakalanması için çalışmalar yürütüldüğü yazıyordu. Fikriye’nin beyninde şimşekler çakıyordu; çünkü sevdiği çok zor durumdaydı ve Mustafa Kemal’in bu zor zamanında yanında olmak istiyordu.
Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım da bir süre önce İstanbul’a gelmişti. Fikriye arada bir Zübeyde Hanım’a gider, Mustafa Kemal’den haberler alırdı. Yalnız Zübeyde Hanım, Fikriye’nin Mustafa’sına karşı duygularını biliyordu ve bu ilişkiye hiç de sıcak bakmıyordu. Fikriye’nin Mustafa’sına uygun olmadığını düşünüyordu.
Fikriye’nin ağabeyi Ali Enver de Millî Mücadele'ye katılmak için gizlice Anadolu’ya geçmiş, Mustafa Kemal’in birliklerine katılmıştı. İstanbul’da yalnız başına kalan Fikriye daha fazla dayanamadı ve Anadolu’ya geçmeye karar verdi. Mustafa Kemal’e bir tanıdığı aracılığı ile haber göndererek yanına geleceğini bildirdi. Bu habere karşılık Paşa’nın çok sevindiğini ve kendisini Ankara’da heyecanla beklediğini belirttiler. Acaba bu haber gerçek miydi, yoksa Paşa’nın hiç haberi yok muydu? Fikriye karamsarlık içinde Karadeniz’e açılan bir gemiden bilet alarak Ereğli’ye geçecek, oradan da bir yolunu bulup Ankara’ya, Mustafa’sına kavuşacaktı.
Her şey planladığı gibi oldu, gemi hiçbir sorun olmadan Ereğli’ye geldi. Fikriye Ereğli’ye geldiğinde hemen kaymakamın konağına gitti ve kendisinin acilen Ankara’ya geçmesi gerektiğini belirtti. Ereğli Kaymakamı Naci Bey, Fikriye’ye kim olduğunu ve Ankara’ya neden geçeceğini sordu.
Fikriye Hanım, kaymakama Paşa’nın yakını olduğunu belirtti. Bunun üzerine kaymakam derhal Paşa hazretlerine telgraf çekerek Fikriye Hanım’ın yanında olduğunu ve Ankara’ya gitmek istediğini bildirdi. Telgrafa Ankara’dan cevap gecikmeyecekti. Paşa, Fikriye’nin güvenli bir şekilde Ankara'ya getirilmesi için gerekli güvenlik önlemlerinin alınarak gönderilmesini emretti. Fikriye bu haber üzerine sanki kalbi yerinden fırlayacak gibi heyecanlanmaktaydı; çünkü Paşa’sı da artık onu beklemekteydi. Fikriye Hanım, alınan tedbirlerle birlikte Ankara’ya, Paşa’sına bir an önce kavuşabilmek için yola koyuldu. Önce gemi ile İnebolu’ya, oradan da kara yolu ile Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara’ya ulaşacaktı.
Sevgili okurlar, bu aşk ki Ferhat’ın Şirin için dağları deldiği gibi, Fikriye de aşkına ulaşmak için denizleri yararak dağları aşacaktı.
Fikriye Hanım; Anadolu'nun bütün yoksulluğunu ve perişanlığını göre göre, köylülerin ve yolcuların dertlerini dinleye dinleye sonunda, soğuk ama güneşli bir kasım gününde Ankara'ya ulaştı. Orada gideceği yeri biliyordu: Ankara tren istasyonundaki Direksiyon Binası.
Mustafa Kemal Paşa 1919 sonlarında Ankara'ya geldiği zaman, ilk başlarda Keçiören yolu üzerindeki Ziraat Mektebi'nde kalmıştı. Yazın da Ankara Garı'ndaki Direksiyon Binası'na taşınmıştı. Orası hem Paşa'nın çalışma bürosu hem de eviydi. Orada yatıp kalkıyor, kendisine Sivas'tan beri yanında olan Bekir Çavuş bakıyordu. Evde hiç kadın yoktu. Paşa'nın arkadaşları kendisine bir kadın bakıcı bulunmasından söz ettilerse de o buna pek yanaşmamıştı.
Artık o evde birlikte yaşayacaklardı ama yine de Fikriye'ye ayrı bir yatak odası gerekiyordu. Onun bir dolabı, bir masası da olacaktı. Nihayet eve bir kadın eli değecekti. Her şey Fikriye'nin zevkine göre düzenlenecekti.
Direksiyon Binası'nın kapısında bir nöbetçiden başka hiç kimse yoktu. Fikriye Hanım, "Kemal Paşa'yı göreceğim," deyince nöbetçi hiç soru sorma gereği duymadan kapıyı açtı ve Fikriye Hanım'ı içeri aldı. Birinci kata çıktılar; Paşa bürosunda masa başında çalışıyor, Salih Bozok da notlar alıyordu.
Bekir Çavuş, "Paşam, konuğunuz geldi, bir hanımefendi, içeri aldım," dedi.
Mustafa Kemal anlamıştı gelenin kim olduğunu. Hemen yerinden fırlayarak giriş katındaki salona indi. Gözlerinde yine ışıklar parlıyordu. Heyecanla Fikriye'yi kucakladı.
"Çok merak ediyordum seni çocuğum," dedi. "Nasıl aştın bu yolları? Sonunda sağ salim gelebildin ya..."
“Paşam, oh... Nihayet size kavuştum. Artık ölsem de gam yemem. Hâlâ gözlerime inanamıyorum. Siz karşımdasınız! Çok şükür, çok şükür Allah'a. Mutluluğumu size anlatmama imkân yok. Oh Paşam, biricik Paşam benim.”
O gün neler yapılacağını konuştular. Fikriye eve biraz çeki düzen vermek istiyordu. Evde çok şey eksikti. Hepsini kısa zamanda halledecek, Paşa’sına daha rahat bir yaşam alanı hazırlayacaktı. Mustafa Kemal, Fikriye’nin gelmesiyle çok rahatlamıştı; çünkü Fikriye onun için sadece bir kadın olmayacak, aynı zamanda dert ortağı da olacaktı.
Fikriye geldikten sonra Atatürk Çankaya Köşkü'ne yerleşti ve Fikriye buranın hanımı gibi evi çekip çevirdi, konukları misafir etti ve her şeyle ayrı ayrı ilgilendi. Hatta ona "Çankaya'nın ilk gelini" diyorlardı; çünkü pek çok kişi onu Mustafa Kemal'in eşi zannediyordu. Bu süreçte bazı kaynaklara göre Fikriye Hanım ve Atatürk imam nikahı ile evlenmiştir ancak Salih Bozok da bu iddiayı yalanlayanlar arasında yer almıştır.
Paşa, İzmir’in işgalden kurtarılmasından sonra o bölgeye ziyaret düzenlemek istedi. Paşa’nın İzmir’e geleceğini duyan genç bir hanımefendi, Mustafa Kemal’i kendi evlerinde ağırlamak istiyordu. Bu kadın, İzmir’in sayılı zenginlerinden Uşakizadeler diye tanınan ailenin küçük kızı Latife Hanım’dı. Latife ne yapıp edip Paşa’nın kendi evlerinde kalmasını bir şekilde sağladı.
Fikriye Hanım için de zorlu ayrılıklar silsilesinin başlangıcı böylece başlamış oldu. Latife Hanım; Batı kültüründe yetişmiş, İngilizce ve Fransızca bilen, yüksek tahsilli, entelektüel ve zeki bir kadındı. Zübeyde Hanım da Latife'yi görür görmez onun Mustafa Kemal için en uygun gelin olduğuna kanaat getirdi.
İzmir'de durumlar böyleyken Ankara'dan Fikriye'nin hastalandığı haberi geldi. Doktorlara göre Fikriye'nin hassas bünyesi ve köşke kendini adayıp sabah akşam çalışması onu bu hale getirmişti. Bu hastalık için "verem" dediler. Mustafa Kemal, en iyi tedaviyi alması için Fikriye'yi Almanya'ya gönderdi. Fikriye Almanya'dayken Zübeyde Hanım'ın Latife Hanımların köşkünde vefat ettiği haberi bütün ülkeye yayıldı. Zübeyde Hanım'ın son isteği de oğlunun Latife Hanım ile evlenmesi olmuştu. Mustafa Kemal de bu isteği yerine getirdi.
O sırada hem ülke hem de dünya basınında Ata'nın evlendiği haberi gazetelerde yer aldı. Fikriye, tam da iyileşme aşamasındayken aldığı bu haberle büsbütün yıkıldı. Artık onun için yaşamanın bir anlamı yoktu. Bunun üzerine doktorların tüm uyarısına rağmen Almanya’da kaldığı sanatoryumdan kaçarak İstanbul'a geldi. İstanbul'a gelse de o sıralar özel bir izin gerektiren Ankara trenine binmesine izin verilmedi. Ancak Fikriye yine bir yolunu bularak Ankara'ya gitmeyi başardı.
Bundan sonrası için çeşitli rivayetler var. İlki; Çankaya Köşkü'nde çok kötü karşılanıp bunu kendine yediremeyip intihar etmesi, ikincisi ise tam köşkten çıkacakken başkası tarafından vurulmasıdır.
Ancak Salih Bozok'un notlarına göre böyle olmadı. Fikriye köşke geldiğinde Atatürk'ün akrabası olarak kendini tanıttı ve içeri alındı. Hastalık ve yoldaki zor koşullardan bitap düştüğü için yataktan çıkacak hali kalmamıştı. Ertesi gün Latife Hanım, evin hizmetkârlarına Fikriye Hanım'ın evi terk etmesi gerektiğini söyletti ve Fikriye hastalıktan çökmüş halde bir otele yerleşti. Bozok; Atatürk'ün bu karara karşı çıkmadığını ancak Latife Hanım ile aralarının bundan sonra bozulduğunu notlarında yazmıştır.
Oteldeki gecesinin ertesi gününde Fikriye güç bela kalkarak hazırlandı ve köşkün yolunu tuttu. Köşke gelince yine Ata'nın akrabası olduğunu ve bunun da bir veda ziyareti olduğunu söyledi. Bu haber ilk olarak Latife Hanım'a ulaştığından köşke girmesine izin verilmedi. Fikriye, bunun üzerine hiçbir şey söylemeden faytona bindi ve fayton çok uzaklaşmadan Atatürk'ün ona hediye ettiği silahla intihar etti. Hastaneye kaldırılsa da kurtarılamadı ve isimsiz bir mezara defnedildi.
Mezarının yeri tam olarak bilinmediği için bu konuyla ilgili çeşitli rivayetler ortaya atıldı. Kimi Etnografya Müzesi'nin önündeki Atatürk heykelinin altında olduğunu belirtirken, kimisi de Ulus semtindeki, şimdi üzerinde bankaların yer aldığı mezarlıkta olduğunu söylemektedir. Ancak Salih Bozok'un notlarında; Atatürk'ün cenazenin hastaneden alınarak Cebeci istikametine doğru olan eski mezarlığa defnedilmesini ve kimsenin haberinin olmamasını söylediği yazmaktadır.
Mustafa Kemal, Fikriye’nin ölümünden 5-6 hafta sonra Salih Bozok ile birlikte faytondayken mezarını ziyaret etmek istemiş ve mezarlığa doğru gitmişlerdir. Mustafa Kemal, mezarın başucuna varıp bir müddet durup dua ettikten sonra onunla vedalaşıp cebinden çıkardığı beyaz ipek mendili Fikriye Hanım'ın mezarına bırakmıştır. Bu, onun ilk ve son ziyareti olmuştur.
Bu aşktan geriye sadece Atatürk'ün yazdığı şu dizeler kalmıştır:
"İçsem de bir kadeh hayat iksirinden,
Zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye'den.
Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden,
Ümid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden..."
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah Şahin
Mustafa Kemal’in “Büyük Aşkı Fikriye”
Türk’ün ateşle imtihanında erkeğiyle beraber kadını da canını, cananını, her şeyini ortaya koydu. Kimisi mermi taşıdı, kimisi su taşıdı. Biri vardı ki Kurtuluş Savaşı boyunca Paşa’sını hiç mi hiç yalnız bırakmadı. Onun her daim yanı başında oldu. Savaşın ilk anlarından itibaren Paşa’sının yanına koştu; kaldığı karargâhı çekip çevirdi. Onun yemeğini yaptı, çamaşırlarını yıkadı, misafirlerini ağırladı.
Evet, bu hüzünlü aşk hikâyesinin adı Fikriye Hanım’dır.
Atatürk de bu aşk için şu sözleri söylemiştir: "Beni iki kadın çok sevdi; biri yalnız ben olduğum için, öteki mevkiim için."
Bizlere çocukluktan beri hep anlatılan, Mustafa Kemal’in Latife Hanım’ı sevdiği ve onunla evlendiğidir. Oysaki Atatürk'ün, Latife Hanım'dan önce Fikriye Hanım ile yaşadığı derin ve trajik bir aşk hikâyesi vardır. Atatürk’ün Latife Hanım ile evliliği bilinse de Fikriye Hanım'ın çocukluğundan beri Ata'ya duyduğu aşk bir başkadır.
Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi öldükten sonra ikinci bir evlilik daha gerçekleştirdi. Selanik bölgesinden ve yörede saygınlığı ile bilinen Ragıp Efendi adında bir kişi ile izdivaç yaptı. Mustafa Kemal o sırada askeri okulda yatılı okuyordu. Annesinin bu izdivacı ani gerçekleştiğinden hiç haberi olmadı. Mustafa Kemal, kendisinden habersiz gerçekleşen bu evliliği ilk zamanlarda içine sindiremedi ve karşı çıktı. Ancak zamanla Ragıp Efendi’ye alıştı ve onunla çok iyi anlaştı.
Pekala, Fikriye Hanım kimdi?
Fikriye Hanım, Ragıp Efendi’nin kardeşi Memduh Bey ve Vasfiye Hanım'ın kızıydı. Ailesinin Selanik’ten göç edip İstanbul’a yerleşmesinden kısa süre sonra, 1897 yılında dünyaya gelmişti. Mustafa Kemal’in üvey amcasının kızıydı ve kendisinden oldukça küçüktü. Bu akrabalık bağı dolayısıyla Mustafa Kemal, Ragıp Bey’in akrabalarıyla da iyi ilişkiler içerisine girmişti. Hatta Memduh Bey’in oğlu Ali Enver’e karşı büyük bir hayranlığı vardı. Vasfiye Hanım ve eşi, Mustafa Kemal’i çok seviyorlardı.
Mustafa Kemal, İstanbul’daki okul yıllarında fırsat buldukça Memduh Beylere gider, onlarla beraber güzel vakit geçirirdi. Mustafa Kemal Akademi'nin son sınıfındayken, 1904 yılında Memduh Bey kalp rahatsızlığından hayatını kaybetti. Mustafa Kemal’i üvey amcasının ölümü derinden etkiledi; çünkü Memduh Bey’e saygı ve sevgisi çok büyüktü.
Fikriye babası öldüğünde henüz yedi yaşındaydı. Mustafa Kemal, bu ölümün ardından Vasfiye Hanım ve çocuklarını daha sık ziyarete gitmeye başladı. Onlar da Mustafa Kemal’e karşı büyük bir sevgi gösteriyorlar ve Mustafa her ziyaretlerine geldiğinde evde büyük sevinç yaşanıyordu. Fikriye, küçük yaşlardan itibaren Mustafa Kemal’e "ağabey" diye hitap eder ve onu çok severdi.
Mustafa Kemal, Harp Akademisini bitirdikten sonra 1905 yılında Şam’daki 5. Orduya tayin edildi ve annesinden, akrabalarından uzun süre ayrı kaldı. Arada bir izin alarak ailesini ve akrabalarını ziyarete gelse de onlarla çok uzun süre görüşemedi.
1911 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti için sıkıntılı günler başlamıştı. İtalyanlar, Trablusgarp’ı işgal etmişlerdi. Yaşanan bu işgale Osmanlı Devleti kayıtsız kalmıştı. Bu duruma gönlü razı gelmeyen Türk ordusunun önde gelen bazı subayları Trablusgarp’a gizlice gitmeye karar vermişlerdi. Bunların içinde Enver Paşa, Talat Paşa, Mustafa Kemal, Kuşçubaşı Eşref ve daha niceleri bulunmaktaydı. İtalyanlara karşı gönüllü subaylar büyük bir destan yazmışlar, hatta Mustafa Kemal ilk askerî başarısını burada kazanmıştı.
Daha İtalyanlara karşı yürütülen savaş bitmeden yeni bir savaş daha patlak vermişti. Bu sefer Balkan ülkeleri, Osmanlıyı Balkanlar'dan atmak için çalışmalar yapmaktaydı. Padişah, Trablusgarp’ta bulunan vatan evlatlarını Balkan Savaşları'na katılmaları için İstanbul’a çağırmıştı. Bunun üzerine 1912 yılında Mustafa Kemal ve arkadaşları tekrar İstanbul’a döndüler.
Mustafa Kemal, üzerindeki savaş yorgunluğunu biraz da olsun atmak ve hem de yedi yıldır görmediği akrabalarıyla hasret gidermek için üvey amcasının evine ziyarete gitti. Tabii ki bu ziyaret birçok şeyi temelden etkiledi. Bu ayrı kalınan zaman içinde Fikriye büyümüş, serpilmiş, güzel bir kız olmuştu. 15 yaşında; kumral dalgalı saçlı, yeşil gözlü, ince uzun boylu, zarif bir Rumeli güzeliydi.
Fikriye, çocukluğundan beri hayran olduğu hayalinin kahramanını, Mustafa’sını karşısında görünce çok heyecanlandı. Hemen boynuna sarılarak özlemini giderdi. Fikriye’nin küçükken hayran olduğu Mustafa Kemal’e karşı duyguları değişmişti; ona karşı büyük bir aşk beslemekteydi. Bu aşkını ne kadar gizlemek istese de pek başarılı olamadı. İlk olarak annesi Vasfiye Hanım kızındaki bu değişimi fark etti.
Mustafa Kemal, ev ahalisi ile biraz sohbet ettikten sonra Fikriye’nin okula gidemediğini öğrendi ve çok üzüldü. Fakat Fikriye okula gitmese de kendisini geliştirmekten geri kalmamış; çevresindeki tanıdıklarından yardım alarak Fransızca öğrenmiş, müzikle de yakından ilgilenerek piyano ve ud eğitimi almıştır.
Mustafa Kemal’in yaptığı bu ziyaretler çok kısa sürecekti; çünkü Osmanlı Devleti savaşın pençesinden bir türlü kurtulamamıştı. Savaşın biri bitip biri başlıyor, Mustafa Kemal de cepheden cepheye koşuyordu. Sırada Balkan Savaşları, ardından Birinci Cihan Harbi derken Mustafa Kemal sevdiklerinden bir yedi yıl daha ayrı kalacaktı. Birinci Cihan Harbi'nin ardından yeniden bir araya geldiklerinde artık Fikriye 21 yaşındaydı ve aşkı da onunla birlikte büyümüştü.
Şimdi de sırada Kurtuluş Savaşı vardı. Anlayacağımız yine hasret, yine hasret… Fikriye aşkını kendisiyle birlikte içinde büyütüp Mustafa’sına kavuşacağı anı sabırsızlıkla bekleyecekti.
Fikriye, bir gün gazetede beklemediği bir haber gördü. Haberde, Osmanlı Hükümeti'nin Millî Mücadele Harekâtı'nın lideri Mustafa Kemal hakkında idam fermanı hazırladığı ve yakalanması için çalışmalar yürütüldüğü yazıyordu. Fikriye’nin beyninde şimşekler çakıyordu; çünkü sevdiği çok zor durumdaydı ve Mustafa Kemal’in bu zor zamanında yanında olmak istiyordu.
Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım da bir süre önce İstanbul’a gelmişti. Fikriye arada bir Zübeyde Hanım’a gider, Mustafa Kemal’den haberler alırdı. Yalnız Zübeyde Hanım, Fikriye’nin Mustafa’sına karşı duygularını biliyordu ve bu ilişkiye hiç de sıcak bakmıyordu. Fikriye’nin Mustafa’sına uygun olmadığını düşünüyordu.
Fikriye’nin ağabeyi Ali Enver de Millî Mücadele'ye katılmak için gizlice Anadolu’ya geçmiş, Mustafa Kemal’in birliklerine katılmıştı. İstanbul’da yalnız başına kalan Fikriye daha fazla dayanamadı ve Anadolu’ya geçmeye karar verdi. Mustafa Kemal’e bir tanıdığı aracılığı ile haber göndererek yanına geleceğini bildirdi. Bu habere karşılık Paşa’nın çok sevindiğini ve kendisini Ankara’da heyecanla beklediğini belirttiler. Acaba bu haber gerçek miydi, yoksa Paşa’nın hiç haberi yok muydu? Fikriye karamsarlık içinde Karadeniz’e açılan bir gemiden bilet alarak Ereğli’ye geçecek, oradan da bir yolunu bulup Ankara’ya, Mustafa’sına kavuşacaktı.
Her şey planladığı gibi oldu, gemi hiçbir sorun olmadan Ereğli’ye geldi. Fikriye Ereğli’ye geldiğinde hemen kaymakamın konağına gitti ve kendisinin acilen Ankara’ya geçmesi gerektiğini belirtti. Ereğli Kaymakamı Naci Bey, Fikriye’ye kim olduğunu ve Ankara’ya neden geçeceğini sordu.
Fikriye Hanım, kaymakama Paşa’nın yakını olduğunu belirtti. Bunun üzerine kaymakam derhal Paşa hazretlerine telgraf çekerek Fikriye Hanım’ın yanında olduğunu ve Ankara’ya gitmek istediğini bildirdi. Telgrafa Ankara’dan cevap gecikmeyecekti. Paşa, Fikriye’nin güvenli bir şekilde Ankara'ya getirilmesi için gerekli güvenlik önlemlerinin alınarak gönderilmesini emretti. Fikriye bu haber üzerine sanki kalbi yerinden fırlayacak gibi heyecanlanmaktaydı; çünkü Paşa’sı da artık onu beklemekteydi. Fikriye Hanım, alınan tedbirlerle birlikte Ankara’ya, Paşa’sına bir an önce kavuşabilmek için yola koyuldu. Önce gemi ile İnebolu’ya, oradan da kara yolu ile Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara’ya ulaşacaktı.
Sevgili okurlar, bu aşk ki Ferhat’ın Şirin için dağları deldiği gibi, Fikriye de aşkına ulaşmak için denizleri yararak dağları aşacaktı.
Fikriye Hanım; Anadolu'nun bütün yoksulluğunu ve perişanlığını göre göre, köylülerin ve yolcuların dertlerini dinleye dinleye sonunda, soğuk ama güneşli bir kasım gününde Ankara'ya ulaştı. Orada gideceği yeri biliyordu: Ankara tren istasyonundaki Direksiyon Binası.
Mustafa Kemal Paşa 1919 sonlarında Ankara'ya geldiği zaman, ilk başlarda Keçiören yolu üzerindeki Ziraat Mektebi'nde kalmıştı. Yazın da Ankara Garı'ndaki Direksiyon Binası'na taşınmıştı. Orası hem Paşa'nın çalışma bürosu hem de eviydi. Orada yatıp kalkıyor, kendisine Sivas'tan beri yanında olan Bekir Çavuş bakıyordu. Evde hiç kadın yoktu. Paşa'nın arkadaşları kendisine bir kadın bakıcı bulunmasından söz ettilerse de o buna pek yanaşmamıştı.
Artık o evde birlikte yaşayacaklardı ama yine de Fikriye'ye ayrı bir yatak odası gerekiyordu. Onun bir dolabı, bir masası da olacaktı. Nihayet eve bir kadın eli değecekti. Her şey Fikriye'nin zevkine göre düzenlenecekti.
Direksiyon Binası'nın kapısında bir nöbetçiden başka hiç kimse yoktu. Fikriye Hanım, "Kemal Paşa'yı göreceğim," deyince nöbetçi hiç soru sorma gereği duymadan kapıyı açtı ve Fikriye Hanım'ı içeri aldı. Birinci kata çıktılar; Paşa bürosunda masa başında çalışıyor, Salih Bozok da notlar alıyordu.
Bekir Çavuş, "Paşam, konuğunuz geldi, bir hanımefendi, içeri aldım," dedi.
Mustafa Kemal anlamıştı gelenin kim olduğunu. Hemen yerinden fırlayarak giriş katındaki salona indi. Gözlerinde yine ışıklar parlıyordu. Heyecanla Fikriye'yi kucakladı.
"Çok merak ediyordum seni çocuğum," dedi. "Nasıl aştın bu yolları? Sonunda sağ salim gelebildin ya..."
“Paşam, oh... Nihayet size kavuştum. Artık ölsem de gam yemem. Hâlâ gözlerime inanamıyorum. Siz karşımdasınız! Çok şükür, çok şükür Allah'a. Mutluluğumu size anlatmama imkân yok. Oh Paşam, biricik Paşam benim.”
O gün neler yapılacağını konuştular. Fikriye eve biraz çeki düzen vermek istiyordu. Evde çok şey eksikti. Hepsini kısa zamanda halledecek, Paşa’sına daha rahat bir yaşam alanı hazırlayacaktı. Mustafa Kemal, Fikriye’nin gelmesiyle çok rahatlamıştı; çünkü Fikriye onun için sadece bir kadın olmayacak, aynı zamanda dert ortağı da olacaktı.
Fikriye geldikten sonra Atatürk Çankaya Köşkü'ne yerleşti ve Fikriye buranın hanımı gibi evi çekip çevirdi, konukları misafir etti ve her şeyle ayrı ayrı ilgilendi. Hatta ona "Çankaya'nın ilk gelini" diyorlardı; çünkü pek çok kişi onu Mustafa Kemal'in eşi zannediyordu. Bu süreçte bazı kaynaklara göre Fikriye Hanım ve Atatürk imam nikahı ile evlenmiştir ancak Salih Bozok da bu iddiayı yalanlayanlar arasında yer almıştır.
Paşa, İzmir’in işgalden kurtarılmasından sonra o bölgeye ziyaret düzenlemek istedi. Paşa’nın İzmir’e geleceğini duyan genç bir hanımefendi, Mustafa Kemal’i kendi evlerinde ağırlamak istiyordu. Bu kadın, İzmir’in sayılı zenginlerinden Uşakizadeler diye tanınan ailenin küçük kızı Latife Hanım’dı. Latife ne yapıp edip Paşa’nın kendi evlerinde kalmasını bir şekilde sağladı.
Fikriye Hanım için de zorlu ayrılıklar silsilesinin başlangıcı böylece başlamış oldu. Latife Hanım; Batı kültüründe yetişmiş, İngilizce ve Fransızca bilen, yüksek tahsilli, entelektüel ve zeki bir kadındı. Zübeyde Hanım da Latife'yi görür görmez onun Mustafa Kemal için en uygun gelin olduğuna kanaat getirdi.
İzmir'de durumlar böyleyken Ankara'dan Fikriye'nin hastalandığı haberi geldi. Doktorlara göre Fikriye'nin hassas bünyesi ve köşke kendini adayıp sabah akşam çalışması onu bu hale getirmişti. Bu hastalık için "verem" dediler. Mustafa Kemal, en iyi tedaviyi alması için Fikriye'yi Almanya'ya gönderdi. Fikriye Almanya'dayken Zübeyde Hanım'ın Latife Hanımların köşkünde vefat ettiği haberi bütün ülkeye yayıldı. Zübeyde Hanım'ın son isteği de oğlunun Latife Hanım ile evlenmesi olmuştu. Mustafa Kemal de bu isteği yerine getirdi.
O sırada hem ülke hem de dünya basınında Ata'nın evlendiği haberi gazetelerde yer aldı. Fikriye, tam da iyileşme aşamasındayken aldığı bu haberle büsbütün yıkıldı. Artık onun için yaşamanın bir anlamı yoktu. Bunun üzerine doktorların tüm uyarısına rağmen Almanya’da kaldığı sanatoryumdan kaçarak İstanbul'a geldi. İstanbul'a gelse de o sıralar özel bir izin gerektiren Ankara trenine binmesine izin verilmedi. Ancak Fikriye yine bir yolunu bularak Ankara'ya gitmeyi başardı.
Bundan sonrası için çeşitli rivayetler var. İlki; Çankaya Köşkü'nde çok kötü karşılanıp bunu kendine yediremeyip intihar etmesi, ikincisi ise tam köşkten çıkacakken başkası tarafından vurulmasıdır.
Ancak Salih Bozok'un notlarına göre böyle olmadı. Fikriye köşke geldiğinde Atatürk'ün akrabası olarak kendini tanıttı ve içeri alındı. Hastalık ve yoldaki zor koşullardan bitap düştüğü için yataktan çıkacak hali kalmamıştı. Ertesi gün Latife Hanım, evin hizmetkârlarına Fikriye Hanım'ın evi terk etmesi gerektiğini söyletti ve Fikriye hastalıktan çökmüş halde bir otele yerleşti. Bozok; Atatürk'ün bu karara karşı çıkmadığını ancak Latife Hanım ile aralarının bundan sonra bozulduğunu notlarında yazmıştır.
Oteldeki gecesinin ertesi gününde Fikriye güç bela kalkarak hazırlandı ve köşkün yolunu tuttu. Köşke gelince yine Ata'nın akrabası olduğunu ve bunun da bir veda ziyareti olduğunu söyledi. Bu haber ilk olarak Latife Hanım'a ulaştığından köşke girmesine izin verilmedi. Fikriye, bunun üzerine hiçbir şey söylemeden faytona bindi ve fayton çok uzaklaşmadan Atatürk'ün ona hediye ettiği silahla intihar etti. Hastaneye kaldırılsa da kurtarılamadı ve isimsiz bir mezara defnedildi.
Mezarının yeri tam olarak bilinmediği için bu konuyla ilgili çeşitli rivayetler ortaya atıldı. Kimi Etnografya Müzesi'nin önündeki Atatürk heykelinin altında olduğunu belirtirken, kimisi de Ulus semtindeki, şimdi üzerinde bankaların yer aldığı mezarlıkta olduğunu söylemektedir. Ancak Salih Bozok'un notlarında; Atatürk'ün cenazenin hastaneden alınarak Cebeci istikametine doğru olan eski mezarlığa defnedilmesini ve kimsenin haberinin olmamasını söylediği yazmaktadır.
Mustafa Kemal, Fikriye’nin ölümünden 5-6 hafta sonra Salih Bozok ile birlikte faytondayken mezarını ziyaret etmek istemiş ve mezarlığa doğru gitmişlerdir. Mustafa Kemal, mezarın başucuna varıp bir müddet durup dua ettikten sonra onunla vedalaşıp cebinden çıkardığı beyaz ipek mendili Fikriye Hanım'ın mezarına bırakmıştır. Bu, onun ilk ve son ziyareti olmuştur.
Bu aşktan geriye sadece Atatürk'ün yazdığı şu dizeler kalmıştır:
"İçsem de bir kadeh hayat iksirinden,
Zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye'den.
Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden,
Ümid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden..."