BURSA
Giriş Tarihi : 11-07-2020 09:15   Güncelleme : 11-07-2020 09:48

YÖRÜKLÜK ÖZGÜRLÜĞÜN İKİZİDİR ASLINDA

Yağmuru, boranı, tipisiyle, daha bir çok sorunuyla zordur bu ülkede yörük olmak...  Bu zorluklar günlük hayatın bir parçası olduğu için farkında bile değildirler. Yaşamlarının özünde özgürlük var bu yüzden seviyorlar o yaşamı.

YÖRÜKLÜK ÖZGÜRLÜĞÜN İKİZİDİR ASLINDA

Büşra EKİM

Tanışalı on yılı geçmiştir. Kendisinin, "Sarıkeçili Yörükleri", benim "Karakeçili Yörük Köyü Çeki" fotoğraflarımızın yer aldığı; "Anadolu'dan Geldik" fotoğraf sergimiz, Konya İl Halk Kütüphanesi ve Bursa AS Merkez'de açıldı.

Evlerinde kaldım, eşiyle çocuklarıyla tanıştım. Teyzem ve bana Konya'yı gezdirdi.

Aynı şekilde kendisi de bizim misafirimiz, aile dostumuz oldu. Fazla sözle değil, sanatıyla konuşan bir yürek o.

Söz konusu Zeki Oğuz olunca iki cümleyle özetleyeyim ve sabırsızlıkla sormak istediğim sorulara geçeyim.

Ülkemiz, bir "yörük derneği fazlalığı" yaşıyor.

Ama siz gerçek yörükleri tanımak istiyorsanız; Zeki Oğuz'a kulak vermelisiniz.

B.E: Ustam, ufkumu açan, mütevaziliğin ne demek olduğunu öğrendiğim, dev yürek... Benim en amatör zamanlarımda benimle ortak sergi açacak kadar engin bir yürek... Ben tanıyorum ama okuyucularımız adına soruyorum; Zeki Oğuz kimdir? Biliyorum, kendini anlatmayı sevmez ama yine biliyorum ki cadısını da kırmaz...

Z.O: Öncelikle seni özlediğimi söylemeliyim. Uzun zaman oldu görüşmeyeli. Kısmet olsa da yeni sergilerde, gezilerde birlikte olabilsek cadımla.

B.E: Daha da güzellerini başaracağımızdan şüphem yok. Birlikte daha çok yolumuz var hocam.

Z.O: 1951 Konya, Tatköy doğumluyum. Sanat okulu orta bölümünü bitirdim. Geçen yıl yani 2019'da yazarlığımın, gazeteciliğimin 50. yılını kutladı arkadaşlar.

Bu güne kadar 22 kitabım yayınlandı. Bunlardan üçü yörüklerle ilgili. 2001 yılında göçer Sarıkeçili yörükleriyle ilgilenmeye başlamıştım. Bunun sonucu üç kitap oldu. Önemli bir fotoğraf arşivi oluştu. 50'yi aşkın fotoğraf sergisi açtım. Bunlardan önemli bir kısmı yine göçer yörüklerle ilgiliydi. Bizde yaş yetmiş iş bitmiş, diye bir söz vardır. Buna inanmıyorum ve yazmaya, fotoğraf çekmeye devam ediyorum.  

B.E: Zeki Oğuz ne zamandır gezer? Ne zamandır yazar? Ne zamandır fotoğraf çeker? Nasıl atıldı tüm bunların ilk adımı?

Z.O: Çocukluk yıllarımdan beri gezmeyi, yeni yerler görmeyi, yeni şeyler öğrenmeyi severim ama bilinçli olarak gezmeye 1990'lı yıllarda Konya’lı dağcı arkadaşları tanımamla başladım. Fotoğrafa başlamam da aynı yıllarda oldu. İlk sergimi 1995 de açtım. Öyle kötü bir sergiydi ki usta bir fotoğraf sanatçımız sergiyi gezdikten sonra, senin ki cahil cesareti, demişti. Bu cahil cesareti Konyalı gençlere amatör fotoğrafı sevdirdi. Bu sergiden sonra 1996 yılında Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği’ni (KONFAD) kurduk. Günümüzde bir sürü dernek ve guruplar oluştu.

Derneği ilk açtığımızda bazı fotoğrafçı esnafı ne olacak ta çekersiniz bunları, diyorlardı. Tarihimizle, insan kaynaklarımızla, doğal güzelliklerimizle ilgili  sergiler açılmaya başlayınca onlar da anladılar işin önemini.

B.E: Peki ya yörüklerle tanışmanız nasıl oldu hocam? Sonra ne oldu da "bir ömür yörüklerin izinde" bir yaşama döndü bu serüven?

Z.O: Bir yörük derneği başkanının önerisiyle başladı bütün macera. 2001 yılında büromda Selçuk Üniversitesinden bir akademisyen arkadaşla sohbet ederken bu başkan geldi. Akademisyen arkadaşa göçer yörükleri yazmasını önerdi. Arkadaş da topu bana attı, Zeki abi yapabilir bunu, diye. İtiraz ettim, hiç bilmediğim bir konuydu. Yine de ihale üzerimde kaldı.

Masa başında yapılacak bir iş değildi göçer yörükleri yazmak. Göçer, sözcüğünü özellikle vurguluyorum çünkü günümüzde herkes yörük ve yörük dernekleri furyası var.

2001 Yılının güzünde şans eseri Kuş Ali’yi tanıdım. Kuş Ali yüzlerce keçisi, otuza yakın devesi, on çocuğu ile gerçek bir yörük beyiydi. Bulutların dağların tepesinde süründüğü, çisentili bir günde kışlağına uğurladık Kuş Ali obasını. Sonra diğer yörük obalarını tanıdım, tanıdıkça sevdim bu insanları. Onlar bizim bin yıl önceki halimizdi. Saf, temiz, bin yıllık gelenek ve göreneğimizin temsilcileri. Fakat çok büyük zorluklar yaşıyorlardı. Devlet nerdeyse ümüklerine çökmüştü. Yıllık kazançlarından bile çok ceza kesiyorlardı ormana girdiniz, diye. Ormancı, jandarma, köylü ayrı zorluk çıkarıyorlardı. Bir yandan onlarla ilgili araştırma yaparken bir yandan dertlerine çare bulmaya çalışıyordum. Ben yerel gazetelerde, Cumhuriyet gezi ekinde yazdım bu dertleri. Atlas dergisi bütün obaları gezdi, bırakınız yürüsünler, diye üç sayı yazdı. Günümüzde hayli çözüldü sorunları, biraz daha rahatlar. Beni en çok üzen şey, yörük derneklerine bu sorunu anlatamamak oldu. Sonraları birkaç dernek anladı.

Hala bu sevdiğim insanların peşindeyim, obalarına gidip onlarla sohbet etmek, mavi çaydanlıkta bir bardak çaylarını içmek nerdeyse hayat tarzım oldu.

B.E: Yörük göçleri, çadır yaşamı sizin hayatınızın merkezinde. Bana yörükleri, yörük göçlerini, çadırda yaşamı anlatır mısınız hocam?

Z.O: Yağmuru, boranı, tipisiyle ve başka sorunlarıyla zor bir yaşam. Bunlar yörüklerin yaşamının bir parçası olduğu için zorlukların farkında bile değiller. Yaşamlarının özünde özgürlük var ve bu yüzden seviyorlar o yaşamı.

Kış aylarını Akdeniz sahillerinde Mut, Silifke, Aydıncık, Bozyazı’da geçiriyorlar. Nisan ayı ortalarında göç başlıyor ve 40/45 günlük bir yolculuktan sonra Toroslara geliyorlar. Burada en büyük sorunları çocukların eğitimi, erken alıyorlar okuldan.

Her konalgada 3/5 gün kala kala varıyorlar yaylaya.

Sabah gün doğmadan hayat başlar. Her bireyin yapacağı bir iş vardır. Kimi keçi güder, kimi deve. Ama günümüzde develerin yerini kamyonetler aldı. Çadırı temizlemek, işten geleceklere aş, çay hazırlamak yaşlı ananın işidir. Baba arada bir kasabaya, köye iner, çadırın ihtiyaçlarını görür gelir.

Akşam gün inince bütün aile çadırdadır. Obada ailenin yükü kadının üzerindedir. Verilen her kararda kadının söz hakkı vardır.

B.E: Yörük göçleri dedim ama artık sayılı aileler kaldı değil mi göçerliği devam ettiren? Ülkemizde yörüklerin yaşadığı sıkıntıları neler? Ve yörüklerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Z.O: 200'e yakın aile var ama çoğu artık yerleşmek düşüncesinde. Bunun için yer arayışındalar. En büyük sorunları çocukların eğitimi, okula geç başlıyor, erken ayrılıyorlar.

Meralar, otlak alanları her yıl biraz daha daralıyor. Şehirden köye bir göç olayı var. Otlak alanlarında yeni bahçeler oluşturuluyor, orman ekim alanları oluşturuluyor bu da yörüklerin yaylımda sıkıntı çekmelerine neden oluyor.

Yerleşecek alanlar bulabilirlerse göçerliğin çok sürmeyeceğini düşünüyorum. Bir de zorunlu yerleşenler var, örneğin Kuş Ali, çocuklar evlenip uçtular yuvadan, Ali ağa ile Hatçe hanım kaldılar, keçiyi, develeri kim güdecek. Çırakla, çoban tutmakla yapılacak iş değil yörüklük. Yani, ister istemez keçiyi, deveyi satıp Mut’taki evlerine yerleşecekler. Daha önceden yazdığım bir yazıyı da burada paylaşayım bu vesileyle;

"GÖÇERLER YİNE ZORDA

Son birkaç senedir göçer yörükler kısmen bir rahatlamaya kavuşmuşlardı. Yol güzergahları, kışlakta ve yaylada kalacakları yerler belirlenmişti. Orman Bakanlığı göçerlere daha iyi niyetle davranmaya başlamış, ilçe tarım müdürlükleri ellerinden gelen yardımı yapmaya başlamışlardı. Aldığım duyumlara göre göçerlere baskı yeniden başlamış. Kuş Ali onlarca devesi, keçi ve koyun sürüleriyle benim, gerçek yörük beyi, dediğim göçerlerden biriydi. Yıllardır Hadim’in Umurlu Yaylasında yayla alıyordu. Geçen yıl bu yaylada kızı Balcılar mahallesinden bir genç ve arkadaşları tarafından kaçırılmıştı. Bu olaya sebep olan gençler mahkeme tarafından serbest bırakılmışlardı. Kamuoyunun baskısı sonucu bu gençler yeniden tutuklanmışlardı. Aldığım habere göre Hadim orman şefi Kuş Ali’ye haber göndermiş, yaylaya gelmesin, diye. O yaylaya Kuş Ali’nin kızını kaçıran gencin ailesi oturacakmış.

Bir göçer ailesinin kaderi bir orman şefinin iki dudağının arasında olamaz, olmamalı.

Yaşar Çelik ailesi yıllardır Ahırlı yaylasına çıkıyorlardı. O aileye de Ahırlı’dan haber uçurmuşlar, yaylaya gelmemesi için.

Bu insanlar bizim insanlarımız. Binlerce yıllık geleneğimizin sürdürümcüleri. Şimdi nere gitsinler bu insanlar? Davarları nerde yayılsın. Göçerlerimiz şu anda yayla yolundalar ama nerede yaylayacakları konusunda yoğun bir telaşın içindeler. Bu işe hemen insanca bir çözüm bulmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Yetkilileri bu konularda daha duyarlı olmaya çağırıyorum."

Köylerde bile sergi açtım

B.E: Sergilerinizi anlatır mısınız peki hocam? Mesela ilk serginiz ne zamandı? Sonraları nasıl devam ettiniz?

Z.O: İlk sergimi 1995 yılında açmıştım, tam saymadım ama 60'ı bulmuştur. Paylaşmayı sevdiğim için oluştu bu sayı. Ayrıca köylerde, kasabalarda bile slayt gösterileri yaptım.

Köylerde kitapları okunan, gösterileri zevkle izlenen bir abin var bak.

 

B.E: Bilmem mi? Gurur duyuyorum hayatımdaki varlığınızdan. Kitaplığımın en güzel bölümlerinde Zeki Oğuz var. Kitaplarınızdan bahsedelim mi biraz da?

Z.O: İlk kitabım bir şiir kitabıydı, yayın tarihi 1970. Son kitabım şiir ve siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir albüm, şubat 2020. Bu kitabın kapağını da bir yörük kızının portresi oluşturuyor. Asıl yazılarımın kaynağı hikayelerimdir ama ben edebiyatın bir çok dalında bir şeyler ürettim. Şiir, halk kültürü araştırmaları, gezi yazıları, yörüklerle ilgili araştırmalar gibi. Gazete, dergi sayfalarında kalmış yazılarım hariç yayınlanmış 22 kitabım oldu.

Göçerlikte kadın olmak

B.E: "Obada ailenin yükü kadının üzerindedir. Verilen her kararda kadının söz hakkı vardır." dediniz hocam. "Göçerlikte Kadın Olmak" desem?

Z.O: Yine bir yazımdan alıntılarla cevap vereyim sana cadım;

Kadın erkek eşitliğini, dahası kadına saygıyı bu göçerlerde gördüm ben. Halen kara kıl çadırlarda yaşayan bu ailelerde obanın temel direği kadındır. Özellikle yaşlı kadınlara büyük saygı gösterirler. Yaşlı kadınlar birer halk bilgesidir.

Obada erkek ve kadın eşit konumdadır. Kaç-göç yok. Bir göçer kadını çadıra gelen yabancı bir erkekten kaçmaz, gelen açsa karnını doyurur, misafirperverliğini gösterir. Kadınlar renkli giysileri seviyorlar. Plastik, renkli ayakkabı giyiyorlar. Düğün ve şenlik gibi özel günlerde bu renkli giyim daha da belirginleşiyor. O zor hayat koşullarında olabildiğince temiz ve bakımlılar.

Obadaki yaşlı kadınlar gerçek birer halk bilgesi durumundalar. Yaşadıkları ortam bunu gerektiriyor. Bir kadın yerine göre obanın yöneticisi, doktoru, veterineri durumundadır. Çocuk hastalansa ilk tedavisini o yapar. Koyuna, keçiye iğne vurulacaksa o vurur. Malın kırığını sarar, yarasına merhem olur.

Obada yükün büyüğü kadının sırtında. Çadırın temizliği, bakımı, yemek yapma, sağmalların sağımı, sürüyü otlatma, hastalıklı hayvanların bakımı vb.

Bütün bu işlerin dışında boş bir zaman bulunca, çadırın yanına kurduğu ıstarda kilim, çul, ala çuval dokuyarak obanın ekonomisine katkıda bulunmaya çalışır. Kerim Karadayı’nın eşi Emine kışlakta ve yazın yaylada ıstarını kurarak kilim dokuyor. Emine Karadayı’nın dokumaları o kadar güzel ki 2010 yılında Unesco tarafından “Dünya Kültür Mirası”na layık görüldü.

Göçer yörük kadınları iyi birer üretici olmanın bilincindeler. Bütün geçimleri keçi sürüleri olduğu için, keçilerde doğum olayı başlayınca yeni doğan yavruların bakımına, beslenmelerine büyük bir özen gösterirler. Kimi obalar, oğlaklar sağlıklı büyüsün, diye keçileri hiç sağmazlar.

Göçer kadınlar çevreye karşı da çok duyarlılar. Ayşe Karadayı’yı genç bir kızken tanımıştım. Şimdi iki çocuklu bir anne oldu. Onların kara çadırlarının yanına kamp kurmuştum, akşam çadırımın önüne küçük bir ateş yaktım. Ayşe bir tabak meyve getirdi, bir de ıbrık bıraktı yanıma, hayrola Ayşe o ıbrık ne olacak, diye sorduğumda, abi çevremiz orman, gece yatacağında ateşi söndürürsün, dedi. Onun bu duyarlılığını hiç unutmam. Aynı duyarlılık bütün göçer kadınlarında var.

B.E: Dünyayı çocuklara verme hayalimiz vardır ya hani bizim. Göçerlikte çocuklar diyerek, şimdilik son sorumu sormuş olayım. Şimdilik diyorum çünkü bir ömür yollarda olan hocama soracaklarım bitmez.

Z.O:  Obada çocuk her şeydir. Çocuk yürüyünceye kadar anasının sırtında ya da belinden bir kolanla çadır direğine bağlanmış olarak büyür. Çocuk biraz hareketlenmeye başlayınca anne diğer işlerini yaparken çocuk çadırdan çıkıp gitmesin, diye bağlanır. Toplumumuzda bazı kesimler özellikle erkek çocuk isterken yörükler böyle bir ayrım yapmaz. Kız/oğlan aynı değerdedir. Çocukların okumasına çok önem veriyorlar ama obaların en önemli sorunu çocukların eğitimi. Bahar aylarında yaylaya göç başlayınca okuldan erken alıyorlar çocuğu, güz aylarında ise geç başlıyorlar okula. Bazı aileler çocuklarını yurtlara yerleştiriyorlar ama yurtlar genellikle cemaatlerin elinde olduğu için içleri rahat etmiyor.

Özgürlüklerine çok düşkünler. Birlikte yaptığımız bir gezide Muammer Ulutürk Hocam genç bir yörük kızına, üniversitede okumak ister miydin? Diye sormuştu. Genç kız, "okumak isterdim ama yine aynı hayatı yaşamak isterdim" diye yanıtlamıştı.

Ve Zeki Oğuz şöyle noktalıyor sözlerini;

"Göçerlik binlerce yıllık bir kültür, bizim özümüz ama daha ne kadar sürer bilinmez. Gelinen noktada her şey göçerliğin aleyhinde yaşlı, bilge bir yörük anasının dediği gibi "göçerlik de yaylasını aldı ama özgürlüğüne düşkün göçerler iskan olduklarında ne kadar mutlu olurlar onu bilemem."

Benden son söz ise,

BIRAKINIZ YÜRÜSÜNLER ...

Büşra EKİM